Toplumcu Kurtuluş dergisinin genç, özverili, yürekli editöründen Tarihsel İlerici Kadınlar Derneği İKD ile ilgili anılarımı aktardığım bir yazı yazmam önerisi alınca “Hayır” dememin saygısızlık ve sorumsuzluk olacağı düşünceleri aklıma geldi hemen. Ama belleğimi, kırk yılı aşkın bir zaman öncesine götürmem gerektiğinin paniği de benliğimi sardı.

Tamam, on beş yaşımdan itibaren ilgim, ülkemizdeki sol yayınlara, sonra da sol harekete yönelmişti. Daha öğrenci iken etkinliklerine katıldığım, bağ kurduğumuz meslek örgütümüz Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS kapatılınca hemen ardılı Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği TÖB-DER’in kurucu ve aktivistlerinden olmuştum.

Yaşam, iyi bir öğretmen olmak, sosyal çalışmaları yürütmek, sürekli okuyup bilgilenmek, evlilik ve iki çocuk sahibi olmanın getirdiği sorumlulukları art arda, yirmili yaşların başında kaçınılmaz biçimde sırtıma yüklemişti. Hiçbirinden ödün verilemiyordu.

“GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYALİ CİHAN DEĞER” HAYALÎ

Anılar ve özgüven

Çok kez denediysem de bu saydığım koşullarda günlük tutmayı başaramadım. Tuttuğum notların, belgelerin ise hemen hepsine 12 Eylül faşist darbesinde polis tarafından el kondu, geri verilmedi. Darbe, sonra yaşanan büyük acılar belleklere de bir ölçüde el koyuyor galiba.

Anılar, zaten doğası gereği özneldir. Yazan kendisini ön plana çıkartır. Zaman pek çok anıyı aşındırır, silikleştirir, çarpıtabilir, yok sayabilir. Bu gerçekler, anılar konusunda özgüvenimin yetersizliğini baştan kabullenmemi, özellikle tarihlerdeki yanılgı ve diğer eksiklikler varsa okuyanlardan bağışlanmayı dilememi gerektiriyor.

İKD ile tanışma, örgütlenme

1975 sonbaharında Balıkesir’e atandık. Yedi yıllık öğretmendim. Çocuklarım iki ve dört yaşındaydılar.

Öğretmen örgütlenmesindeki çalışmalarımda kadınların yok derecede azlığı, var olanların da aktivite göstermekten uzaklığı ilk günlerden beri dikkatimi çekiyordu. Öğretmen derneklerine, lokallerine, toplantılara pek gelmiyorlardı. Genel kurullarda bunu dile getirdiğimde deneyimsizliğime bakmıyorlar, beni hemen yönetim kuruluna seçiyorlardı.

Sanırım asi ve biraz da ayrıksı kişiliğim ürkütücü mü geliyordu nedir, istediğim oranda onlara ulaşamıyor, başarılı olamıyordum. Onca yük ve telaş içinde kadın günlerine katılmak, pasta börek sohbetlerine zaman ayırmak da olası değildi.

1976’da ise rastlantı sonucu İKD’nin Kadınların Sesi gazetesi elime geçti. Kadınların sorunlarına eğilen çok yalın bir dille, geniş kadın kitlelerine yönelen küçük bir gazeteydi.

Altmışlı yıllarda yaşamımıza giren sol yayınları okuma açlığıyla kadın sorununa Engels, Bebel, Lüksemburg, Kollontay okuyarak deva bulmaya çalışan cehaletimin ilgisini çekti bu basit, küçük gazete ve onu çıkartan dernek. Böylece İKD Genel Merkezine ulaşarak çalışmalar hakkında bilgi edinmeye çalıştım. Niyetim toplumun bu eğitimli kadın katmanını, öğretmen kadınları örgütsel çalışmalara nasıl katabileceğim sorusuna yanıt aramak, beceriksizliğimi aşmaktı.

İKD, çalışmalarında sendikalardan destek alarak öncelikle işçi kadınları ve sonra diğer emekçi kadın kitlelerini örgütlemeyi hedefliyordu.

Balıkesir politik olarak çok sağda yer alan bir il olarak bilinirdi ve sanayi açısından da epeyce geriydi o yıllarda. Ancak önceki çalıştığım illere göre TÖB-DER’e üye, toplantılara katılan kadın öğretmen sayısı daha çoktu. Neden hem öğretmen örgütünün güçlenmesi için ve eğitimli arkadaşlarla birlikte zamanla daha genel bir kadın örgütlenmesine gitmeyecektik? Sonuçta ailede “Erkek ailenin burjuvası, kadınlar da proletaryası” (Devletin, Ailenin, Özel Mülkiyetin Kökenleri/ Engels) değil miydi ve biz eğitimli kadınlar bile, eğitimli, üstelik devrimci sosyalist kocalarımızla aile içinde erkek egemen değer yargılarını kıramıyor, iş bölümü gerçekleştiremiyor, eşitliği sağlayamıyorken… Onlar, lokalde kâğıt oynarken koşarak eve gidip tüm ev işlerini sırtımıza yüklenirken, nazik uyarılarımızda isyanımızda hır çıkarken…

İşte İKD ile kurulan ilişkiler, genel merkezden keşif göreviyle gelen, sağlık sorunlarına karşın en ön saflarda, özveriyle savaşan sevgili Nermin Çetiner ablamla birlikte birkaç gün boyunca yaptığımız değerlendirmelerin sonucunda Balıkesir’de de İKD’nin kurulması olanaklı göründü.

Bu karar, planlama kadrolaşma örgütlenme komitelerinin çekirdeklerini oluşturma çalışmalarına yönlendirdi bizi. Çalışmalar giderek hızlanıyor, umutlandırıyor bu da daha çok çalışmayı kamçılıyordu.

TÖB-DER’li bir grup ilerici kadın öğretmen, onlar aracılığıyla tanıdığım ve onların da tanıdığı toplumsal sorunlara ilgi duyan çeşitli işkollarındaki memur kadın arkadaşlarımızla aylarca yaptığımız çalışmalar sonunda, şubeleşme aşamasına vardığımız kararını aldık, yasal girişimleri yaptık. Sanırım 60-70 gibi bir üye sayısı ile 21 Mart 1977’de basını da çağırarak şube açılışımızı yaptık.

Kadın örgütünün politik partilerle bağının olmaması gerektiğine inanıyordum. Zaten ürkek, kırılgan ve zor bir kitleydik. Bir partinin amaçlarının ötesindeydi sorunlarımız. Hedefimiz tüm kadınlar olmalıydı. Bu nedenle açılışta CHP Balıkesir Milletvekili, sol kanatta yer alan, dostumuz, meslektaşım, sevgili Necati Cebe’nin açılışta konuşma yapma talebini üzülerek reddetmek zorunda kaldım. Buna karşın CHP’nin pasifizmini yetersiz bulan bazı kadın üyelerinin bize akışı, Rahşan Ecevit’in bize düşmanlığını engelleyemedi. Özel olarak Balıkesir’e gelip partisinin kadın kollarını azarlaması, beni ve o sırada başka bir ilde Milli Eğitim Müdürü olan eşimi Milli Eğitim Bakanlığı düzeyinde tehdit ettirmesi, kısır toplantılarının ve diğer masraflarımızın Moskova’dan geldiğini bile iddia etmesi inanılır gibi değildi ama yaşıyorlarsa bunlara CHP Kadın Kolları üyelerimiz tanıktır. Çünkü biz de o toplantılarda konuşulanları onlardan duyduk. Onlar da şaşırmış ve kızmışlardı.

Ayrıca, 1977 seçimlerinde CHP için Ulusal Demokratik Cephe inancımız doğrultusunda köy köy, kahve kahve, ev ev koşturan bizlerdik.

İşte böyle…

Kuruluştan sonra çalışmalar daha dışa açıldı, açıldıkça üye sayısı arttı.

Kadınların Sesi gazetesi dağıtımı, genel merkezin açtığı kreş, bedava süt, eşit işe eşit ücret, pahalılık karşıtı kampanyalar, ayak sesleri hızla yükselen faşizmin ülkedeki ve ilimize yansıyan baskıları, cinayetleri, elbette ille de evlat acısı… “DGM’yi ezdik, sıra MESS’de” diye greve çıkan işçilerle ilimizde olmamasına karşın, kazanlarla reçel kaynatıp gönderme gibi dayanışma kampanyaları…

Genelde ve yerelde ucu kadınlara dokunan ne kadar sorun varsa tümünü, çeşitli toplantılar, imza kampanyaları, açık alanda toplu basın açıklamaları, çarşı pazar sokak bildirileri, okuma yazma ve biçki dikiş kursları, el emeği ürünleri satma, Çocuk Günü kutlamaları ve 8 Mart kutlamaları, diğer demokratik örgütlerle birlikte düzenlenen toplantılar yoluyla halka duyurmaya başladık.

Köy öğretmenleri aracılığıyla köy kadınlarına ulaşmaya çalıştık. Ev toplantıları, dernekte kısır günleri vb. toplantılar düzenleyerek esnaf kadınları, ev kadınlarını da sorunlarımızla ilgili dertleşmeye çağırdık. Gecemiz gündüzümüz birbirine karışmıştı. Çocuklarımız dernekte, toplantılarda uyuyakalırdı.

Üye sayımız, gerici güçlerin yaydığı her türlü dedikoduya karşın artıyordu, şubenin yanı sıra Bandırma’da bir temsilcilik bile açtı bu yiğit, özverili kadınlar.

Bizimle yakın tarihte kurulan İlerici Gençler Derneği İGD üyesi genç, dinamik, üniversiteli kadın arkadaşlarımızın özverisi unutulmaz. Eğitimlerde çocuklarımız için düzenledikleri oyunlar, korolar, bildiri dağıtımları…

Ev işleri aksadığı için, en ilerici erkeklerin bile direnciyle karşılaşan biz kadınlar, diğer ilerici örgütleri, sendikaları zorlayarak erkeklerle birlikte toplantılar yapmaya da çalıştık. Ülkenin içinde bulunduğu tehlikeli koşullarda, her iki cinsin nihai kurtuluşu için aile içi iş bölümü, demokrasi, birbirine desteğin, dayanışmanın önemi konularında tartışmalar açmaya çabaladık. İtiraf etmeliyim ki bu sosyalist, ilerici erkek kitlesinde bile başarı sağlamak, hem evimizde hem de genelde eve tıkılmış kadınları örgütlemekten çok daha zordu. Bunca yıl sonra bazı erkek arkadaşlar “Senin yüzünden kılıbık olduk, ayıp olmasın diye” der, takılırlar. Oysa kadınlar bu toplantıları zorunlu görürler, işe yaramasını dilerlerdi.

UNUTULMAYAN EYLEMLER

1977 Kanlı 1 Mayıs

Ülkede DİSK öncülüğünde işçi sınıfında ve diğer emekçi sınıf katmanlarında gerçekleşen demokratik örgütlenme ve savaşım giderek güçlenip büyüyordu. 1 Mayıs’ı ilk kez yığınsal ve görkemli biçimde DİSK öncülüğünde 1976’da Taksim’de kutlamıştık.

1977’de yeni bir şube olmamıza karşın bir otobüsü dolduracak kadar toparlanmış, kırmızı çatkılarımızı takmış, sabah Taksim’de olacak biçimde yola koyulmuştuk. Az sayıda bazı arkadaşlarımız çocuklarını bırakacak yer bulamadıkları için yanlarına almıştı. Benimkileri annem Yalova’ya götürmüştü.

İlk kez şube flamamızı açıp güle oynaya, gururla Gümüşsuyu’ndan Taksim’e çıkmış, diğer İKD Şubeleri ile buluşup kürsü arkasındaki yerimizi almıştık. Gladyo’nun saldırısını orada yaşadık. Sular İdaresi üzerinden, Hotel Continental’den yağan mermiler… Çocukları kapıp yere eğilmelerimiz… DİSK ve kendi güvenlik görevlilerimizin yardımıyla alandan, arkalardan dolanarak Elmadağ yönüne koşturmalarımız, Mecidiyeköy’de otobüsümüze ulaşmamız… Biz sağ salim çıkmıştık ama… Nice can, nice can, nice can…

“GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYALİ CİHAN DEĞER” HAYALÎ

Balıkesir tarihinde bir ilk

1978. Faşist saldırılar, cinayetler artıyor. Artık 8 Mart kutlamalarını salondan çıkarmanın zamanı. Ana tema “Evlat acısına son!” olmak üzere can alıcı sorunlarımızı meydana taşımalıydık. Sayımızı anımsamıyorum ama kırmızı çatkılarımızı takıp, pankartlarımızı alıp İstasyon caddesinde köylü, kentli, çalışan, ev kadını, her katmandan kadın, çocuk uzun bir yürüyüş korteji oluşturduk, sonunda bir miting yaparak istemlerimizi haykırdık. Kortejin iki yanında saldırılara karşı hem polis, hem de diğer demokratik örgütlerdeki erkek arkadaşlarımız güvenlik oluşturmuştu. Olaysız dağıldık. Bu noktada Ecevit hükümetinin atadığı vali Sayın İbrahim Önen Bey’in anlayışlı tutumunu yadsıyamayız. İzin almak için dernek başkanı olarak benim görüşme istemimi kabul etmiş, çok kibar saygılı biçimde gereken güvenliği sağlayacağını belirtmişti. Saygıyla, sevecen duygularla yanından ayrılmıştım. Sevgi ve saygıyla anmayı borç bilirim. Daha sonra sanırım genel merkezden iletilen bir gazete kupüründen Balıkesir’in sosyo-politik yapısına da değinilerek böyle bir kadın eyleminin Fransız L’Humanité gazetesinde fotoğraflı bir haber yapıldığını öğrendim.

Övünmek gibi olacak ama o kısa sürede, çeşitli etkinliklere imza atıp değişik katmanlardan kadınları bir araya getiren bir şube olmuşuz. O nedenle o yıl Genel Merkezimiz bizi birincilikle ödüllendirdi.

Kırmızı Çatkılı Kadınlar Ankara yolunda

1979’a geldiğimizde Kadınların Sesi 30.000 baskı yapıyordu. İKD 35.000 üye, 33 şube, 35 temsilcilikle ülkenin her bölgesinde sesini duyuruyor, o gün ve bugün Türkiye tarihinin en yaygın, en yığınsal, en dinamik kadın örgütlenmesi olarak tanımlanıyordu. Bugün bile kadın örgütlenmelerinde, eylemlerinde, direnişlerinde bu çalışmaların izleri yadsınamaz sanırım.

Korktular. Kadınlardan korktular.

1979’da ülkede kendi yarattıkları kaotik, endişe verici ortamı bahane ederek ilan edilen sıkıyönetimin komutanlığı emriyle İKD Nisan ayında, ülke çapında kapatıldı. Kapatılan ilk kadın derneği olduğu kesin de yanılmıyorsam ilk demokratik örgüttü aynı zamanda.

Dört yıl gibi kısa bir sürede zincirleri kırmayı çabucak öğrenen kadınların “SUS” deyince susmaya, “OTUR” deyince oturmaya baş eğmesi olanaklı mıydı?

Toplantılar, ilişkiler evlere, kırlara, açık kapalı çeşitli mekânlara, hatta faşist darbeden sonra hamamlara bile kaydırıldı. İçeriye alınanlarla dayanışmalar, korsan eylemler düzenlendi.

Temmuz ayında derneğin kapatılmasını protesto ve yeniden açılması istemiyle 20-24 Temmuzda yürüyüş yapılacaktı. Bu büyük yürüyüşe, tüm şubelerden seçilen yönetici ve üyelerle 500 kadın katılacağı kararı alındı.

Ankara’yı hedefleyen yürüyüş, iki koldan, “İLERİCİ KADIN HAREKETİ DURDURULAMAZ” belgisiyle yapılacaktı.

Birinci kol İstanbul’da toplanacak, İstanbul-Kocaeli il sınırından başlayacak İzmit Yalova Bursa güzergâhını izleyecekti. İkinci kol Ege’dekileri İzmir’de toplayacak, Manisa Balıkesir Bursa güzergâhında ilerleyecek, Bursa’da buluşulacaktı. Geçilen yerleşkelerin girişinde otobüslerden inilecek, yürünecek, tekrar araçlarla yol alınacaktı. İzmir’den gelen kol Aliağa’da bir gece konaklayacak, Bursa buluşmasından sonra Eskişehir’de bir gece hep birlikte konaklanacak, sonra da Ankara’ya yürünecekti.

Balıkesir’de gelenleri karşılamak ve gidecek olan bizleri uğurlamak için miting düzenledik. Bu mitinge erkekler de katıldığı için hayli kalabalıktık. Rengarenk şalvarları, oyalı pullu başörtüleriyle Yörük kadınları, eteğinde kucağında çocuklarıyla her katmandan kadınlar, onları çepeçevre saran seyirci ve güvenlikte görevli erkekler, elbette tümünü çevreleyen güvenlik güçleri, onların da dışında kaldırımları dolduran seyirciler… Gerçekten duygulandıran, heyecanlandıran bir topluluk.

Bir konuşmayla kendimizi, amacımızı anlattık. Coşkuyla alkışlandık, coşkuyla uğurlandık, coşkuyla yola koyulduk.

Büyüklü küçüklü yerleşkelerden geçerken zaman zaman polis engeliyle karşılaştık elbette. Kiminde avukatlarımızın, yürüyüş komitesi üyelerinin girişimiyle engel aşıldı otobüslerden inildi. Tam anımsamıyorum, belki inemediğimiz yerler de olmuştur. Ama indiğimiz yerlerdeki insanların, konvoyu görenlerin ilgisi de heyecan vericiydi.

Eskişehir molası, şehrin kenarında, avlulu küçük, beyaz sıvalı, tek katlı evlerden oluşan bir mahallede verildi.

Şimdi yazarken bile duygularımı dizginlemekte zorlanıyorum. İnsanlar her türlü gereksinimimiz için kapılarını, gönüllerini severek açtılar bize. Yatıya bile davet ettiler. Tepsiler, tencereler dolusu yemekler taşıdılar. Hava sıcaktı, hep birlikte yiyip içip marşlar, türkülerle geceyi dışarıda geçirdik.

“GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYALİ CİHAN DEĞER” HAYALÎ

Sabah aynı sevgi halesiyle çevrili olarak Eskişehir’den ayrıldık, Ankara yoluna koyulduk.

Ankara’ya 20 km kala, polisin sert müdahalesiyle durdurulduk. Ankara’ya gidemezmişiz. Tepkimize şiddete başvurarak yanıt verdiler.

Yetkililerimizin polisle tartışmaları, bizimkilerin ve polis şeflerinin Ankara’yla bitmek bilmez telefonlaşmaları, pazarlıklar…

Bu arada CHP sol kanat milletvekillerinin yürüyüşümüzü desteklediklerine dair basın açıklaması yaptıklarını öğrendik. Ecevit başbakandı, Hasan Fehmi Güneş İçişleri bakanıydı ama ipler sıkıyönetim komutanındaydı.

Amaç başbakanla görüşmekti. Saatler süren pazarlıklar sonucunda küçük bir heyetin Ankara’ya gidebileceği ve başbakanın emriyle İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’le görüşebileceği haberi geldi.

Genel Merkez yöneticilerimiz tarafından bir heyet oluşturuldu. Başımızda sevgili Beria Onger vardı ve biz bir araçla yola koyulduk, İçişleri Bakanı ile görüşmeye alındık. Arkada kalan arkadaşlarımız Polatlı yakınlarında bekletilmiş ve hırpalanmışlar. Sayıyı tam anımsamıyorum ama 5-6 kişilik bir heyettik sanırım. Sayın H. F. Güneş bizi çok nazik karşıladı, koltuklara oturttu, çay ikram etti. Beria Hanım, çalışmalarımızı, amacımızı, uğradığımız haksızlığı, her şeyi çok güzel anlattı. Karşılıklı konuşmalar oldu. Bakan, bu arada telefon konuşmaları yaptı. Sanırım sıkıyönetimleydi. Arkada kalan arkadaşlarımız Ankara’ya hiç alınmadılar diye anımsıyorum.

Sonuçta, çabasına karşın çok diplomatik, politik bir dille derneğimizin açılmasına gücünün yetmediğini, gücün askerde olduğunu itiraf etmeye çalıştığını anladık. Gerçekten çaresizliğini, üzüntüsünü yüzünden okuyabiliyorduk.

Sonuç alamadan biten yürüyüşümüz, yine bir ilk ile tarihsel bir ün ve görkemli bir anı bıraktı bize.

“GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYALİ CİHAN DEĞER” HAYALÎ

1980 ve İnatçı, Beyaz Çatkılı Kadınlar

1980’de Ecevit iktidardan düşmüş, baskılar, faşist saldırılar, cinayetler artmış, sıkıyönetim komutanlıkları tüm gösterileri, yürüyüşleri yasaklamıştı.

İKD’li kadınlar, o yıl 8 Mart’ı farklı kutladılar. Faşizme karşı direnişin simgesi olan beyaz çatkı kampanyası açtılar.

Arjantin’de faşist yönetimin yok ettiği çocuklarını yıllarca arayan anneler, Plaza de Mayo Meydanında ellerinde kayıplarının fotoğraflarıyla acılarını haykırır, çocuklarını ararlardı.

İKD’liler hem faşizmi, hem de yaşam koşullarını pahalılığı protesto eden korsan açık eylemler yaptılar.

8 Mart’ta işe giderken, işteyken, gezerken, çarşıda pazarda beyaz eşarp taktılar. Korsan bildiri, pul dağıtımı, tencere tava eylemleri yaptılar.

Sonra mı? 1980 12 Eylül faşist darbesi geldi. Sürgün, yurtdışına kaçış, gözaltılar, işkenceler, yıllarca hapis…

Beyinleriyle, yürekleriyle, emekleriyle kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesinde saf tutan genç kardeşlerime, kızlarıma sevgiyle…

Paylaş